.
 MULHOLLAND DR. 
30.10.2007

“Bir rüyanın kabul edilemez gerçekliği”

David Lynch sinemanın “akıl ötesi” belirsizlik prensi; ve Mulholland Dr. İle hayranlarına yine istediğini verdi. David Lynch’in böyle bir konumu var aslında, yani adamın ilgilileri var, belli bir takip kitlesi var, hayranları var. Sinefil konumundaki (sinemayı her yönüyle çok seven) insanların arasında bile Lynch’e belli bir mesafeden bakanlar var. Hatta olayı abartıp “bu adam saçmalıyor, bu adamın filmlerinde mantıklı şeyler aramak gereksiz, öylesine, kendi tarzını yapmış bir yönetmendir” diyenler var.

Tüm bunların üzerine söylenebilecek en aklı başında şey; David Lynch’i yeterince tanımamış olmaları ve filmlerini iyi okuyamamış olmalarıdır.

Bu yönetmenin filmlerinde böyle bir gerçeklik var. İlk izleyişinizde anlatılan hikayeye tam olarak hakim olamıyorsunuz. Fakat filmde aktarılan olayları tam olaraka okuyabildiğinizde  karşınıza izleyebileceğiniz en iyi filmlerden biri çıkıyor. Mulholland Dr. İse David Lynch filmlerinin bu yönünün ortaya çıktığı en iyi yapıtlardan biri.

Mulholland Drive’dan bahsetmeden önce çok az D. Lynch’ten bahsedersek, karşımıza herşeyden önce iyi bir sinemacı, iyi bir yönetmen çıkıyor. Bir orman koruma görevlisinin oğlu olan D. Lynch çocukluğunun büyük bir bölümünü babasıyla birlikte geçirmiş. Çocukken ormanda yalnız başına gezinmekten başka yabacak işi olmayan bu insanın ormanın gizeminden ve yalnızlığından etkilendiği kesin. Sanatla olan ilgisi ilk olarak hareketsiz resimlerle, ımage dizaynlamakla başlamış (hatta şu anda bunların yayınlanmakta olduğu bir official siteside mevcut) ve daha sonra insanları geren ve mide bulandıran kısa filmler çekerek ismini duyuru vermiş. Herkesin bildiği “Eraserhead” ile sinema dünyasına sıra dışı bir sima olarak adım atmış. Şimdi Amerikan bağımsız sinemasının ünlü yönetmenlerinden biri olarak sanat hayatına devam ediyor.

David Lynch, insan psikolojisine hükmetmeyi çok iyi bilen biri, bunu filmlerinde de görebilmek mümkün ve psikalaniz konusunda da iyi olduğu kesin, zaten Mulhollan Dr.  bunun en güzel örneklerinden biri. Delilik derecesinde istediğiniz ve en büyük idealiniz konumuna getirdiğiniz bir olay ve bu olaya bağlı olarak değişecek yaşam tarzınızın olduğunu düşünün. Bu isteğinizi, yaşam amacınızı elde edecek konumda olmanıza rağmen belli sebeblerden (kişilerden) dolayı gerçekleşmemesi size neler hissettirebilirdi?

Bazı rüyalarımız, hayal ötesinde gerçeklik hissi verir. Rüyada düşünebilir, dokunabilir, dokunduğunuz metaryalin gerçek hayattaki ile benzersizliğini hissedebilirsiniz. Yani beyninizin gerçek hayatta yaptığı işlevlerin çoğunu, rüyada gerçektekinden ayırtedemeden “yaşayabilirsiniz”. Hal böyleyken hayattaki en büyük hedefi oyuncu olmak olan ve iyi bir Hollywood filminde rol alıp yükselme imkanı bulan Diana belli insanların araya girmesi ve belli sebeplerden dolayı bu hadefine ulaşamaz, böylece hayallerinin çok ötesinde ama kötü bir vasıfla sinema endüstrisinin içine girer. Fakat insan hayal ettiği şeyin gerçekleşmemesine bir noktadan sonra alışabilsede, bu hayalinden çok daha değişik (kötü bir şekilde) şekilde karşısına çıkması kabul görmez bir rahatsızlık duygusu oluşturabilir.

Bu olaylar zincirinden sonraki davranışlar psikolojik rahatsızlıklara kadar gidebilir. Kıskançlık, hırs, üzüntü bir film yıldızı adayını katile bile dönüştürebilir. Filmdeki kahramanımız Diana’in başına gelen de bundan ibareta slında. Hollywood’a bir yıldız olma umuduyla gelen ve hakkı olmadığı halde rolünün başkasına verilmesi ve bu insanında arkadaşı olması(ki bu nokta da Lynch bize yine belirsiz bir lezbiyen ilişki sunuyor) tüm bu yaşananları kabul edilemez kılıyor.

Diana bir gün rüyasında kötü giden bu hayat düzenine tuz-biber ekecek bir olay yaşıyor. Hollywood da yaşayan teyzesinin yanına bir filmde rol alabilmek için gelir ve çok beğenilir. Artık bir film yıldızı olacaktır. Hayattaki en önemli gayesine ulaşmak onu büyüler... Ama tüm bunların bir rüyadan ibaret olması, filmdeki kahramanımız Diana için bir rüyanın kabul edilemez gerçekliği olurken, filmi izleyenler içinse; rüyamı, gerçekmi belirsizliği oluveriyor. Hatta bir çok insan filmin %80’lik akışını oluşturan rüya sahnelerini filmin ana hikayesiymiş gibi izliyor ve büyük bir anlamsızlık içerisinde filmi bitiriyor.

Filmin büyük bir bölümünü oluşturan Diana’in rüyası; izleyiciye okadar akıcı ve  bağlayıcı şekilde  aktarılıyor ki, seyirci araya sokulan yönetmen-patron ilişkisini, kafede konuşmakta olan adamları ve tiraji komik bir cinayetin öyküsünü bile anlamsızlık içerisinde es geçebiliyor. Oysa bu sahnelerin her biri  Diana’nin rüyası sona erdiğinde ve Betty ile Diana’nin ölü bulduğu  kız uyandığında ( ki bu kız aslında rüya görmekte olan Diana oluyor) aslında filmin bu sahneye kadar olan bölümünün bir rüyadan ibaret olduğu, rüyadaki hangi karakterin gerçekte kim olduğu, kimin neden öldürülmek istendiği, mavi kutuyu açan mavi anahtarın ne anlama geldiği gibi filmin rüya bölümlerinde anlamlandıramadığımız  sahnelerin, filmin gerçekleri anlattığı son bölümlerinde mâna kazanıyor ve seyirciye istediği herşeyi aktarmış oluyor.

Filmde izleyenlere baştan sonadoğru eli yüzü düzgün bir hikaye sunuluyor; ama David Lynch’e özgü bazı belirsizlikler yok değil. Gerçi bu belirsizlikler izleyenlere hikayeye ortak olma payı tanıyor çoğu zaman. Örneğin Diana ve Betty’nin arkadaşlıkları sıradan iki arkadaş mı? Diana’nin rüyasında olduğu gibi bir kaza  raslantısından ibaret mi? Yada ileride aralarına bir yönetmenin gireceği iki lezbiyen kadın mı? İzleyicinin kendi içinde karar vereceği gibi belirsizlikler de var. Ve bunları artırmakta mümkün.

Sonuç olarak Mulhollan Drive içerisinde David Lynch sinemasının tüm özelliklerini barındıran, hikayesi kimine göre gerçekçi ve sıradan; kimine göre sıradışı ve özgün ama anlatımıyla vurucu bir film, tabi hikayeyi tam anlamıyla çözebildiğiniz sürece...

1 Yorum var
bozak_82
Mulholland Dr. Filmini izleyenlerdeki il...
Diğer yorumlar
Yorum ekle
 MAFYA VE KİLİSE ARASINDA KALAN ADAM, MARTIN SCORSESE VE GANGS OF NEWYORK 
03.10.2007

1942 Yılında doğmuş İtalyan kökenli bir yönetmen, küçük yaşta dini eğitim almaya başlamış ve yaş ilerledikçe din mi sinema mı seçenekleri arasında gidip gelmiş, tam bir katolik. Bu gün dünyada bir çok sinemacının dünyanın yaşayan en iyi yönetmeni olarak nitelendirdiği Martin Scorsese. Newyork üniversitesinde sinema eğitimiyle başladığı sanat hayatının ilk meyvesini 1963’te bir kısa film çekerek vermiş. 1964’te çevirdiği ıt’s Just Not You, Murray genelde bilinen ilk filmidir ve ilk görüldüğünde beğenilen olgun bir film olarak nitelendirilmiştir.

İlk uzun metraj film çalışmasını 1968 de Who’s That Knocking At My Door adlı filmle yapmıştır. Dönemin sinemacıları tarafından beğenilen bu filmle sinema dünyasında, arkasına sağlam insanlarda alarak uzun adımlar atmaya başlamıştır. 1963 den günümüze dek uzanan bu adımlar Martin Scorsese’i bu gün dünyanın yaşayan en iyi yönetmeni olmaya kadar getiriyor.(*) “Çağdaş Amerikalı eleştirmenler kadar Avrupalı sinema sever çevrelerinde bayıldığı, temelde hep “main stream” denen ticari sinema çerçevesinde filmler yapmakla birlikte baştan beri kişiselliğini ve özgürlüğünü koruyan, sistem içinde bir “auteur” olmak gibi çelişkili bir durumu sürdüren, geçmişten radikal biçimde farklı bir sinema yaptığı izlenimini verdiği halde klasik Hollywood sinemasını herkesten iyi bilen, en parlak döneminde hâlâ gençliği ve kökenleri üzerine belge-filmler yapmaya gönül indiren...  kendine özgü bir kişilik...”

İstanbul film festivalinde son karşılaşmamızı yaptığımız Scorsese Blues “Yuvama Dönüyorum”  belge-filmiyle sinema çizgisinden taviz vermeden anlattığı Blues’u yuvasından ayırıp tüm dünya ülkelerinde beyaz perdeye taşıyordu ve sonunda ait olduğu yere, insanlara (zencilere) “blues siyah adamların müziğidir” geri veriyordu. Ve onunla birlikte Dünya turuna çıkan Blues yuvasına geçte olsa geridönüyordu... Bir yandan yaşayan en iyi yönetmen diye lanse edilirken diğer taraftan kendi ülkesinde aday gösterildiği bir çok ödül töreninden eli boşta döndüğü olmuştur. Bunun en büyük nedeni geçmiş ve kökenleri üzerine kurduğu sineması ve asla taviz vermediği özgürlüğü ve sivri dilli olması olabilir.

Gangs of Newyork 2003 oscarlarında adaylıklarının hiç biriyle oscar alamazken yine de ayakta alkışlanıyordu. Ve sezonun en iyi film olarak Chicago ödüllendiriliyordu. O dönem Chicago filminin bu ödülü haketmiş olduğunu var sayalım, ki hakkıymış ödülü ona verdiler. Ama Martin Scorsesenin şöyle bir konumu var. Adam sivri dilli ve nasıl oluyorsa dönem içinde ya da farklı dönemlerde o sezonun en iyi filmlerinin karşısına tam olarak değilse de karşıt bir görüşle ve kaliteli bir filmle çıkı veriyor. O dönem oscar alan Rocky’e karşı Raging Bull; Amerikan boks dünyasına Rocky den farklı bir açıdan yaklaşıyordu, Taxi Driver ile dönemin pembe vari Newyork filmlerine şehrin karanlık ve kirli yüzünü gösteriyordu, keza Bringing Out the Dead ile bunu destekliyordu. Coppola’nın yarattığı egzotik mafya dünyasının duygusallığını yıkıp Goodfellas ile daha radikal bir anlatıma başvuruyordu. Günümüze kadar çekilmiş olan İsa ve Hristiyanlığı irdeleyen filmlerden farklı bir İsa filmi olan The Last Temptation Of Crist ile yine alışılmışın dışında özgür ve radikal bir anlayış sergiliyordu. Uzun süreli şirket ve stüdyo ambargosu uygulanan bu uyarlama geçte olsa çekilmişti. Paris’te bir sinemanın yakılmasına sebep olan ve Hristiyan aleminde tepkiler doğuran film; İsa’nın bile bir nokta da kendi inanışını sorguladığını göstererek diğerlerinden çok daha keskin anlatımlara baş vuruyordu. En önemlisi bir çok sinema severi ve eleştirmeni şaşırtan 2003 oscarlarında en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerinin verilmediği Gans Of Newyork, Martin Scorsese’nin bile “30 yılı aşkın sinema tecrübemi bu film için harcadım” dediği yapıtın ödülsüz kalması ilginçtir. Ama Gangs Of Newyork filminin biraz derinlerine inildiğinde ve bunu o dönemin ödüllü filmi Chigaco ile karşılaştırarak yaptığımızda ortaya farklı bir manzara çıkabiliyor. Gangs of Newyork yıllarca Hollywood sisteminin temel hikaye ve mekanlarından biri olan Newyork şehrinde geçiyordu hatta tarihini ele alıyordu fakat ortada güzel aşkların yada özendirici Amerikan aile hayatının var olduğu bir hikaye yoktu. Dünya üzerindeki bir çok insanın hayranlıkla izledikleri, özgürlükler ve adalet ülkesi Amerikanın ve onun göz bebeği Newyork’un nasıl bir kirli ve kanlı tarih üzerine kurulduğunu anlatıyordu. Hatta Martin Scorsese bununla yetinmeyip kendi kimliğinide ortaya koyarak Newyork’un asıl sahibinin kimler olduğunu sorguluyordu. (burada yerli halk ve göçmen insanlar arsında irdeleme yapılmıştı)
Tüm bunların anlatıldığı bir filmin karşısında, Chigaco gibi Amerikan halkının ve sinemasının özlem duyduğu deyim yerindeyse buram buram Broadway müzikalleri kokan eski aşklar, eski giysiler klasik sevgiler, ihtiraslar; herşeyi ile tamamen istenilen Amerikanın bir hikayesi vardı.

70’lerden beri Martin Scorsese sinemasıyla zirveye yerleşmiş bir yönetmen olmuştur ve bu günde yerini korumaya devam etmektedir. Mean Streets, Taxi Driver, Alice Doesn’t Live Here Anymore gibi filmleriyle kendisi kadar karakteride eleştirilere maruz kalmıştır ve Martin Scorsese  “belge filmlerimle konulu filmlerim arasında ayrım yapmıyorum. Perdede beni büyüleyen kişilikler, gerçek hayatta da büyüleyenlerle aynı. Hepsi aynı soruya yanıt arıyorlar; nasıl hayatta kalmalı? Doğrudur, nevrozla ve nevrotik kişilerle ilgileniyorum. Dengeli denen kişilerden çok ilginçtir onlar... Kişilikleri kadar onları canlandıran aktörlerinde nevrotik olmasını istiyorum. Böylece perdede bambaşka bir boyut yakalanabilir.”

Sinema yelpazesi oldukça geniş ve renkli olan Scorsese Yönetmenliğinin elverdiği: belge-film, belgesel, müzikal ve bildiğimiz uzun metraj çalışmalarının yanı sıra; yapımcılık ve oyunculukla da ilgilenmektedir. Sinema adına bir çok etkinliğe öncü olmaktadır.

Genel bakışla; anlatımı, seçtiği konuları, oyuncuları ve yarattığı karakterleri, özgün kişiliği ve özgür yapıtları ile sinema severlerin ilgisini çektiği, klasik Amerikan sinemasını anımsatan ama derine inildiğinde, kendi kişiliğinden kopan katolik inançları ve italyan kökeninin harmanından demlenen bir sinemacı. Mafya-klise, sert karakterlerin nevrotik dünyası ve sonunda bir İtalyan sokağının “Little Italy”  Mean Streets’e dönüştüğü bir atmosferin varlığı hissi, sinemayı seven ve sinemayla ilgilenen her bireyin dikkat ve beğeniyle takip ettiği bir şahıs olarak karşımıza çıkıyor Scorsese. Henüz oscarını alamamış bile olsa, bugün dünyanı yaşayan en iyi yönetmeni olarak anılıyor.


“Hamlet’i ve Duel in the sun- Kanlı Aşk’ı altı yaşımda iken gördüm. Yaptığım filmler de, hep ikisi arası birşey oldu”
Martin Scorsese

0 Yorum var
Diğer yorumlar
Yorum ekle
 SÖYLEŞİ: RIZA KIRAÇ 
18.09.2007

Kısa film konulu söyleşimize başlamadan önce sinemaya nasıl başladığınızı anlatır mısınız?
Aslında sinemadan önce fotoğrafla ilgileniyordum. Onsekiz Mart Üniversitesinde 1 yıl fotoğrafraf eğitimi aldım, fakat oradaki eğitimi beğenmediğim için Dokuz Eylül Üniversitesinin yetenek sınavlarına girdim ve görüntü yönetmenliği bölümünde okumaya başladım. İzmirin bu alan da yetersiz bir yer olması piyasanın çoğunun İstanbulda bulunması ve aileminde İstanbulda ikamet etmesi nedeniyle kaydımı İstanbula aldırttım. Yatay geçiş için Marmara ve Mimar Sinan Ünversitelerine başvurdum . İlk Marmara kabul ettiği için oraya kaydımı yaptırdım. Burada eğitimimi devam ettirirken bir yandanda belgesel ve tanıtım filmlerinde çalıştım. Ben ikinci sınıftayken o dönem yeni çıkmaya başlayan klaket dergisinde yazmaya başladım.Zaten sinemadan öncede bu yazma merakı bende vardı fakat bunu hiç eleştirel tarzda kullanmadım daha sonra yazmaya olan bu merakım o tarafa doğruda kaymaya başladı ve klaket dergisinde kapanıncaya kadar yazdım.

Yazmaya olan merakınız sizin şu an piyasada bulunan birde romana sahip olmanızı sağladı ama bunun dışında çoğu amatör sinemacı  sizi daha çok çekmiş olduğunuz kısa filmlerden tanıyor ve takip ediyor. Onlar hakkında da biraz bilgi verir misiniz?
Evet bu süreç içersinde ikisi deneysel, ikisi kurmaca ve biri belgesel olmak üzere baş tane kısa film çektim ve bunlar çeşitli festivallerde gösterildi. İlk filmim “son bakışta aşk” Ankara film festivalinde en iyi film seçilmişti, İFSAK’tan mansiyon ödülü aldı, ayrıca Marmara iletişim fakültesince en iyi kısa film seçilmişti.”meleğin selamı” son filmimdi mezuniyet filmimdi. TRT genç sinemacılar projesi kapsamında gerçekleştirildi, Süreyya Garipoğlu prodüksiyonluğumu yaptı ve 35mm formatında çekildi. O film ise İFSAK’ta ikinci oldu ve çeşitli festivallerde gösterildi. Yönetmenliğini yaptığım tek belgeselse “Alim Şerif Onlaran”ile ilgilydi ve “ALİM HOCA” adını taşıyordu, Sinema Tarih Vakfının ilk yarışmasında en iyi ikinci film oldmuştu.

Hemen bu bağlamda ödül almış biri olarak size şunuda sormak akla geliyor. Ödülün sizce çok fazla önemi var mı?
Şöyle bir kanaat var : eğer bir kısa film çekerseniz ve bu filmlede Türkiyede önemli festivallerde ödül alıyorsanız, o filmi yapan insanın önünün açılacağına dair bir kanaat var.Bu yanlış bir kanaat çünki Türkiyede yıllardır uzun metraj film çeken belli şana, şöhrete ulaşmış insanlar var fakat bu kişiler bile bütçe nedeniyle film yapmakta zorlanıyor. Bu durumda siz ağzınızla kuşta tutsanız çok iyi beş altı tane film de çekseniz bu sizi oraya götüren bir kriter olmayacaktır. İnsan bir film yaptığın da ve bununla ödül kazandığında mutlu oluyor ve motive  oluyor bu yönüyle çok önemli tabii ki...Fakat  şöylede bir kanı var ödül alan yönetmenler etrafındaki insanlar tarafından  bu kişi gerçekten bir şeyler yapabiliyor diye tanımlanıyor. Bu da bana göre yanlış bir davranış. Neden yanlış? Bir yönetmen filmin de anlatmak istediğini insanların zihnine ,kalbine işleyebiliyor ise zaten bu yapmak istediği işi başarmış oluyorda demektir.

Projelerinizi nasıl oluşturduğunuz hakkında bilgi verirr misiniz?
Bir kere hikaye vahiyle inmiyor, o nedenle insanın bir noktada iyide bir hikaye anlatıcı olması gerekiyor.Bu biraz insanın dünyaya bakış açısıylada orantılı bir şey. Siz eğer hikayenizi doğru cümlelerle anlatamıyorsanız, fotografik olarak doğru karalerle de anlatamazsınız.Öncelikle kısa film yapmak isteyen bir insanın buna birkez  sahip olması gerekiyor. Ben hep basit hikayeler seçmeye çalışmışımdır ama onun hep garip bir albenisi vardır. Bir grup insan filmimi izlediğinde “hadi canım bu da ne”diyen de oldu, bir grup insan izlediğinde”işte bu beni anlatmış bu benim iç dünyam” diyenlerde oldu. Benim için en büyük kriteri hikayenin doğru biçimde filme aktarılıp aktarılamayacağı oluşturur. Bunun için de prodüksiyonu, oyunculuğu, sinematografik olarak uyarlanıp uyarlanamayacağını gibi önemli etkenler var, benim en büyük sıkıntım genelde bunlar olur.

Sizce kısa film belli kalıplar içine sokulmalımıdır. Yoksa kısa film olması her şeyiyle özgür olması mı demek?
Kısa metraj terimi işin teknik tarafını oluşturuyor, zaten. Ama hangi film kısa metraj hangi film kısa  metraj dışına çıkmış tartışması hep yapıldı, yapılsında zaten. Belki anlamsız gelebilir ama orada önemli olan şudur : “Kısa film” yapmak istenilen; bir duygunun, bir temanın doğal uzunluğunda o film bitiyor mu? Eğer kısa film yapılmak istenen bu tema doğal uzunluğunda filme aktarılamıyor ise o kısa film olmaz. Tabii bu 50 dakika anlatılan bir temanın “kısa film” olduğunu da göstermez çünki o 30 dakikayı aşmaya başladığında kısa film formatından çıkmış oluyor. Ama ben bir  filmin “kısa film” olup olmadığını değerlendirirken filmin o süre içinde duyguyu seyirciye geçirip geçirmediğine bakarım. Şöylede bir şey var tabii ki eğer siz klasik anlatım biçimi gereken bir hikayeyi deneysel kalıplarla anlatmaya çalışıyorsanız, o proje batar. Ya da deneysel anlatılması gereken bir hikayeyi klasik anlatıyorsanız.... Yani hikayenin nasıl anlatılması gerektiğini yönetmenin önce bir bulması gerekir. Kurgusunu, sesini, müziğini, ışığını, oyunculuğunu düşünüp ona göre projesini hayata geçirmesi gerekir. Ama siz bakıyorsunuz o kadar bariz hatalar varki filmlerde kamera açılarından falan vazgeçtim ses efekleri birkere yanlış, diyologlar çok kötü, hikaye yürümüyor, farklı formatlarda çekimler yapılmış ve bağlanmaya çalışılmış.

Kısa film çekmeye başlayan bir çok insan ilk başta hikayesini oluşturuyor, fakat bu insanlar çekim aşamasına geldiklerinde bu sefer çok farklı  ve çok daha zor bir ortamla karşı karşıya kalıyorlar. Sizce ilk kez kamera arkasına geçecek bu insanlar  nelere dikkat etmeliler?
Öncelikle o kişinin bir set yüzü görmüş olması lazım. Bunun için diziler ideal, televizyon dizilerine gidip ordaki insanların nasıl çalıştığını, ışığı, yönetmenin görüntü yönetmeniyle ilişkisini, oyuncuların nasıl yönlendirildiğini, senaryonun nasıl dekupte edildiğini ve organizasyonun nasıl yapıldığını bir görmesi gerekir. Eğer bunları görmemiş ise bunlar hakkında bir bilgisi yoksa o filmi hayata geçirmesine zaten imkan yok.. Bunlar olmayıncada kameranın durduğu yer yanlış, oyuncunun aksiyonu yanlış, diyaloglara giriş çıkışlar yanlış ve hele hele iki planı bir birine bağlamayı bilmiyorsanız hiç bir şey yapamazsınız. Benim genel eleştirim budur zaten iki üç planı bir biririne bağlamayı bilmeyenler film çekmeye başlıyorlar,sonra kurguda afallıyorlar. Ne yapacağız? Diyorlar: orda bir tane acar kurgucu vardır. “abi sen bana bırak” der. O görüntüleri alır bağlar altına ses efeğini müziğini döşer, bilindik bir iki geçiş efeğiyle filmi kurtarmaya çalışır. Siz klasik yapıda bir hikaye anlatmaya çalışmşsınızdır bu sefer ortaya deneysel bir film çıkar. İşte siz eğer bunları bilmeyerek yola çıkıyorsanız ortaya çıkan projenin kurguda göçme ihtimalide çok yüksektir.

O zaman şöylede bir şey çıkıyor ortaya; ilgi bir yere kadar bu işi yapmak istiyorsanız biraz da bilgi sahibi olmanız gerekiyor.
Tabii ki sadece ilgi bir yere kadar. Önceden “her müğendisin, her doktorun çekmesinde bir roman olurmuş” artık her mühendisin çekmecesin de bir tane film senaryosu var. Yani herkes film çekmek istiyor. Bu hoş bir şey ama kapasitemizi de bilelim. Ben mesela bir otomobil motoru dizayn etmeye çalışmıyorum. Bunu yapmak istiyorsanız ya kurslara katılın, ya setlerde çalışın, bir fiil emekçi olarak piyasada çalışın, neyin ne olduğunu bir görün ve ondan sonra bu işi yapmaya başlayın. Yani bunun olanakları da yok değil.

Fotoğraf eğitimi aldığınızı söylediniz. Bunun size ne gibi getirisi oldu ve sinemaya başlayan bir insan fotoğraf eğitimi de almalı mıdır?
Bu aslında çok spesifik bir şey. Bu eğitimi alsanda almasanda sinemanın abc’si içerisinde zaten görüntü olayını öğrenmek zorundasın. Almasan da bunu sana sette öğretirler. Ama adam hiç fotoğraf çekmemiştir, o zaman görüntü yönetmeninden ister ve filmi gerçekleştirir. Yani yönetmen, görüntü yönetmeninin fotoğrafik estetiğine müdahale etme gibi bir kaygı taşımıyorsa fotoğraf bilmesine gerek yoktur. Ama işin o tarafınıda konturolü altına almak istiyor ise  o zaman  fotoğraf eğitimi alması gerekmektedir. Ben fotoğraf eğitimi almış olmanın katkısını gördüm. Yani vizör’ün arkasından baktığınızda o ışığı, derinliği görebiliyorsunuz. Biraz fotoğraf eğitimi almışsanız ve bir mekana girdiğinizde az çok nerede durup ne zaman reklanşöre  basacağınızı kestirebiliyorsunuz.

Söyleşimizi bitirmeden önce eklemek istediğiniz her hangi bir şey var mı?
Aslında önemli iki nokta daha var onları da belirtmekte yarar var. Öncelikli olarak yeni bitirilmiş bir senaryoyu hemen film almak doğru olmayabilir. Çünki yönetmen senaryoda gerçekten anlatmak istediği şeyi tam anlamıyla kaleme alabildiğinden emin olmalıdir. Bu nedenlede henüz bitirilmiş bir senaryonun hemen filme alınması çokta doğru olmaz Biraz bekletmekte yarar var derim. Bir de yönetmenin set içerisindeki insanlarla fikir alış verişinde bulunması, onların fikirlerinede açık olması önemlidir. Bu hem yönetmenin gözünden kaçan bazı şeylerin ortaya çıkarılmasına neden olabilir hem de filme farklı bir renk katabilir. Ve en önemlisi o ekibin sizinle birlikte çalışmaktan zevk almasını sağlar. Ben özellikle bunun faydasını çok gördüm. Örneğin şu anda çekmekte olduğum bir belgesel projesi var. Ben bunu çekmeye karar verdiğimde ekip bulmakta hiç zorlanmadım. Yarın yine ben film çekiyorum desem bir çok insan hiç düşünmeden yanımda yer alacaktır.

0 Yorum var
Diğer yorumlar
Yorum ekle
 
Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Sitene Ekle
 
copyright HABERTÜRK 2008
.
Gündem  Kişisel  Garaj  Hi-Tech  Moda  Müzik  Sinema  Magazin  Kreatif  

Seyyah  Gurme  Astroloji  Ajanda  Tv Guide