İkiz Kuleler işi patlar patlamaz İmparatorluk kuvvetleri bir süre Kafkaslar ve Ortadoğu’nun altını üstüne getirmek ve şartları uzun vadeli ‘stratejik’ amaçlarına göre düzenlemekle meşgul oldu. Hemen ardından büyük plan uygulamaya kondu. Guantanamo’da topladığı El Kaide militanlarını ve daha bir sürü alakasız garibanı adilce yargılanmak üzere tutarken içeride kim vurduya gitmelerine olanak tanıdı. Ama hiçbir zaman gerçek Bin Ladin -aslında gerçekte hiç var olmadığından- yakalanamadı. Ya da başka türlü söylemek gerekirse ondan o kadar çok vardı ki yakalamakla bitirilemedi. Geri döndürülemez olan başlamıştı. Artık işler Filistinli çocukların kendilerini otobüslerde havaya uçurdukları günlerdeki gibi yürümüyordu. Eğer biri amacı için kendini öldürmeyi göze alıyorsa çıkartacağı gürültünün -kelimenin gerçek anlamıyla gürültü- buna değmesini istiyordu. O döneme koşut gelişen global iletişim ise bu isteğe uygun fikri ve lojistik arka planı sağlıyordu.
Günün popüler komplo teorisine göre kule işi Amerikan ve İsrail derin devletlerinin başının altından çıkmıştı. Böylece savaşacak yeni bir düşman yaratılmış ve dünyanın her köşesindeki operasyonlar için meşru bir zemin hazırlanmış oluyordu. Bu teorinin gerçek olup olmamasının hiçbir anlamı yoktu. Eylemin etkisi temelde o kadar ilham verici oldu ki düzen karşıtı her örgüt, her grup, hatta her bireyin önüne yeni ufuklar açtı. Yeni moda terörizmdi. Bu neden daha önce kimsenin aklına gelmemişti ki? Evrensel ortak düşman artık oydu. Ne de olsa tüm ezilenler şu ya da bu şekilde teröristti. El Kaide bahanesiyle Afganistan’da zemin yoklayan Amerika ve tayfası hemen ardından Irak’ı hedef seçti. O günün koşullarında bütün sivil dünya bu işgale karşı çıktı. Bu Birleşmiş Milletlerin son dönemlerine denk geliyordu. İyimser çevreler bir süre iyi bir şeyler olmasını bekledilerse de George W Bush’un 2. başkanlık dönemiyle birlikte en azından yakın gelecekte demokrat bir başkan seçilmesinin boş bir hayal olduğu konusunda fikir birliğine vardılar. Herkes, klasik, her şeye kadir Amerikan demokrasisin bir yol bulacağını umuyordu. Bulamadı. Son birkaç umut kırıntısı da İstanbul-Madrid-Londra üçgeninde –aynı hedefler üçüncü kez vurulduğunda- sulara gömüldü.
İslamcı Radikaller için fark eden bir şey yoktu. İşler zayıf planlarına uygun gidiyordu ve tabiatları gereği soru sormaktan pek hoşlanmazlardı. Kendilerine dünyanın geri kalanına karşı yüksek duvarlar örmüş ve içeriye herhangi bir şeyin girmesini özenle engelliyorlardı. Değişmemeye çalışıyorlardı. Batıyı içeri sokmak bir anlamda sona varmak demekti. A priori bir bilgiyle bunu reddediyorlardı.
Her şeyi yapmanın doğasında daha sonra yapacak bir şey kalmaması gibi bir tuhaflık vardır. Sanki bunu biliyor gibi direniyorlardı. Kendi orijinal zaman zarflarını muhafaza etmek en doğrusu gibiydi. Ötekiler ‘sözde’ değişim kültürünü dayatıyordu ve o bir kere kapıdan içeri alındı mı son artık çok yakındı. Üstelik değişimi dayatanların dayattıklarında pratikte pek bir numara yoktu. Dini koruyabilmek için sadece durmak gerekiyordu. İmparatorluk bununla tatlılıkla baş edemeyeceğini anladığında karanlık yüzünü işgallerle gösterdi. Ortadoğu’da biraz esip gürlemenin gezegenin geri kalanını hizaya sokacağını hesaplıyor ama fena halde yanılıyordu. Artık neredeyse eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanan Radikal İslam ve terör kavramları bazı kötü niyetli ülkelerin beslediği ‘canavarlar’ olmaktan çok bu dünyada bir terslik olduğunu hisseden herkesin benliğini kaplayan bir tür ruh hali gibiydi. İşte büyük Başkentler operasyonu öncesi gezegendeki durum aşağı yukarı buna benziyordu.
Baudrillard bir noktada kötü yanılmıştı. Ağır orji henüz yaşanmamış ve doğal olarak sonrası başlamamıştı. Henüz zaman vardı. Her şeyin başka türlü olması için hala zaman vardı. Olmadı...
İmparatorluk Irak sorununu ‘çözdükten’ sonra İran, Suriye ve Libya’nın işini bitirdi. Sonra sıra Sudan’a geldi geldi. Buralarda çalışırken önceleri uluslararası onay mekanizmalarını önemser görünüyordu. Derken aslında zaten kimsenin onu durdurmaya niyeti olmadığını anladı ve dozu artırmaya başladı. ‘Terörist’ ülkelere müdahale ediliyor, adında mutlaka uluslararası kelimesi geçen bir güç bölgeye konuşlandırılıyor ve aslında eski sömürge günlerini anımsatan bölge valilikleri kuruluyordu. Petrol devrinin son elli yılı pervasız bir talan ve sindirmenin hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kabusuna tanıklık etti. Birkaç küçük Afrika ülkesinin icabına bakılıp sıra Uzakdoğu’ya geldiğinde BM kendini çoktan lav etmiş ve NATO genç İmparatorluğun resmi silahlı gücü haline gelmişti. Artık tüm denizlerde imparatorluk donanması her an saldırıya hazır bekliyordu. Hiçbir hükümet başına iş açmak istemiyordu. Korku yüzyılın hakim duygusuydu ve katlanan teknolojiyle birlikte etkisini artırıyordu. Kurukafa&Kemik uzun bir süredir komplo teorisyenlerinin ilgi alanına giren bir konu olmaktan çıkıp tüm Dünya’nın boyun eğmek zorunda kaldığı egemen bir siyasi yapıya dönüşmüştü ve neocon ideal neredeyse gerçekleşmek üzereydi. Yine de her şey bir kez daha mahvolmadan, daha doğrusu insanlığın büyük bir kısmı için mahvolmadan önce sanki vaat edilen sükunet gerçekleşiyor gibiydi.
Teknoloji bilinen tüm sınırları korkuyla zorluyordu. Yüzyılın başında çaresiz sayılan hastalıkların neredeyse tümüne şifa bulunmuş, alternatif enerji kaynaklarının pratik kullanım yolları geliştirilmiş, yeni tarım teknikleriyle açlıktan kırılan toplumlara bir çıkış sunulmuştu. Elbette konu onların bu yolları kullanıp kullanamamaları değildi. Yine de ileri tarım teknolojileri şu ya da bu şekilde markalı kabzımalların elindeydi ve toprağın küresel derebeylerin eline geçmesi kapitalizm sonrasının belirleyici özelliği ve en alışılması zor yüzlerinden biriydi. Öyle ya. Sermaye hareket halindeydi, ordular hareket halindeydi, nitelikli işgücü –hatta kimi zaman inşaat ameleleri bile- dolaşımdaydı. Ama hiç kimse toprağın bu yeni haline alışkın değildi. Toprak geri kalmışlar için çoğu zaman fakirlikle özdeş görünse de simgesel olarak aidiyetin ve yerinde kalmanın temsiliydi. Tarlaların küresel sermaye tarafından kontrol edilip, verimlilikleri labarotuvarlarda artırıldıktan sonra eski sahiplerin açlık ve ölüme göre şartları biraz daha iyileşti. Açlar şükretti. Öyle ki, gezegen için tüm uygarlık tarihi boyunca ilk kez biraz umut var gibiydi. 9/11’den sonra çöken karabasan bile etkisini yitirmiş görünüyordu. Sanki yeni galipler o kadar da kötü değildi ve pekala bu hakimiyet ile yaşamaya alışılabilirdi. İmparatorluğun eteklerinde yeni bir bahar yükseliyordu ama çabuk vuruldu.