.
 İkiz Kuleler işi kötü oldu 
11.10.2007

İkiz Kuleler işi patlar patlamaz İmparatorluk kuvvetleri bir süre Kafkaslar ve Ortadoğu’nun altını üstüne getirmek ve şartları uzun vadeli ‘stratejik’ amaçlarına göre düzenlemekle meşgul oldu. Hemen ardından büyük plan uygulamaya kondu. Guantanamo’da topladığı El Kaide militanlarını ve daha bir sürü alakasız garibanı adilce yargılanmak üzere tutarken içeride kim vurduya gitmelerine olanak tanıdı. Ama hiçbir zaman gerçek Bin Ladin -aslında gerçekte hiç var olmadığından- yakalanamadı. Ya da başka türlü söylemek gerekirse ondan o kadar çok vardı ki yakalamakla bitirilemedi. Geri döndürülemez olan başlamıştı. Artık işler Filistinli çocukların kendilerini otobüslerde havaya uçurdukları günlerdeki gibi yürümüyordu. Eğer biri amacı için kendini öldürmeyi göze alıyorsa çıkartacağı gürültünün -kelimenin gerçek anlamıyla gürültü- buna değmesini istiyordu. O döneme koşut gelişen global iletişim ise bu isteğe uygun fikri ve lojistik arka planı sağlıyordu.

Günün popüler komplo teorisine göre kule işi Amerikan ve İsrail derin devletlerinin başının altından çıkmıştı. Böylece savaşacak yeni bir düşman yaratılmış ve dünyanın her köşesindeki operasyonlar için meşru bir zemin hazırlanmış oluyordu. Bu teorinin gerçek olup olmamasının hiçbir anlamı yoktu. Eylemin etkisi temelde o kadar ilham verici oldu ki düzen karşıtı her örgüt, her grup, hatta her bireyin önüne yeni ufuklar açtı. Yeni moda terörizmdi. Bu neden daha önce kimsenin aklına gelmemişti ki? Evrensel ortak düşman artık oydu. Ne de olsa tüm ezilenler şu ya da bu şekilde teröristti. El Kaide bahanesiyle Afganistan’da zemin yoklayan Amerika ve tayfası hemen ardından Irak’ı hedef seçti. O günün koşullarında bütün sivil dünya bu işgale karşı çıktı. Bu Birleşmiş Milletlerin son dönemlerine denk geliyordu. İyimser çevreler bir süre iyi bir şeyler olmasını bekledilerse de George W Bush’un 2. başkanlık dönemiyle birlikte en azından yakın gelecekte demokrat bir başkan seçilmesinin boş bir hayal olduğu konusunda fikir birliğine vardılar. Herkes, klasik, her şeye kadir Amerikan demokrasisin bir yol bulacağını umuyordu. Bulamadı. Son birkaç umut kırıntısı da İstanbul-Madrid-Londra üçgeninde –aynı hedefler  üçüncü kez vurulduğunda- sulara gömüldü.

İslamcı Radikaller için fark eden bir şey yoktu. İşler zayıf planlarına uygun gidiyordu ve tabiatları gereği soru sormaktan pek hoşlanmazlardı. Kendilerine dünyanın geri kalanına karşı yüksek duvarlar örmüş ve içeriye herhangi bir şeyin girmesini özenle engelliyorlardı. Değişmemeye çalışıyorlardı. Batıyı içeri sokmak bir anlamda sona varmak demekti. A priori bir bilgiyle bunu reddediyorlardı.

Her şeyi yapmanın doğasında daha sonra yapacak bir şey kalmaması gibi bir tuhaflık vardır. Sanki bunu biliyor gibi direniyorlardı. Kendi orijinal zaman zarflarını muhafaza etmek en doğrusu gibiydi. Ötekiler ‘sözde’ değişim kültürünü dayatıyordu ve o bir kere kapıdan içeri alındı mı son artık çok yakındı. Üstelik değişimi dayatanların dayattıklarında pratikte pek bir numara yoktu. Dini koruyabilmek için sadece durmak gerekiyordu. İmparatorluk bununla tatlılıkla baş edemeyeceğini anladığında karanlık yüzünü işgallerle gösterdi. Ortadoğu’da biraz esip gürlemenin gezegenin geri kalanını hizaya sokacağını hesaplıyor ama fena halde yanılıyordu. Artık neredeyse eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanan Radikal İslam ve terör kavramları bazı kötü niyetli ülkelerin beslediği ‘canavarlar’ olmaktan çok bu dünyada bir terslik olduğunu hisseden herkesin benliğini kaplayan bir tür ruh hali gibiydi. İşte büyük Başkentler operasyonu öncesi gezegendeki durum aşağı yukarı buna benziyordu.

Baudrillard bir noktada kötü yanılmıştı. Ağır orji henüz yaşanmamış ve doğal olarak sonrası başlamamıştı. Henüz zaman vardı. Her şeyin başka türlü olması için hala zaman vardı. Olmadı...

İmparatorluk Irak sorununu ‘çözdükten’ sonra İran, Suriye ve Libya’nın işini bitirdi. Sonra sıra Sudan’a geldi geldi. Buralarda çalışırken önceleri uluslararası onay mekanizmalarını önemser görünüyordu. Derken aslında zaten kimsenin onu durdurmaya niyeti olmadığını anladı ve dozu artırmaya başladı. ‘Terörist’ ülkelere müdahale ediliyor, adında mutlaka uluslararası kelimesi geçen bir güç bölgeye konuşlandırılıyor ve aslında eski sömürge günlerini anımsatan bölge valilikleri kuruluyordu. Petrol devrinin son elli yılı pervasız bir talan ve sindirmenin hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kabusuna tanıklık etti. Birkaç küçük Afrika ülkesinin icabına bakılıp sıra Uzakdoğu’ya geldiğinde BM kendini çoktan lav etmiş ve NATO genç İmparatorluğun resmi silahlı gücü haline gelmişti. Artık tüm denizlerde imparatorluk donanması her an saldırıya hazır bekliyordu. Hiçbir hükümet başına iş açmak istemiyordu. Korku yüzyılın hakim duygusuydu ve katlanan teknolojiyle birlikte etkisini artırıyordu. Kurukafa&Kemik uzun bir süredir komplo teorisyenlerinin ilgi alanına giren bir konu olmaktan çıkıp tüm Dünya’nın boyun eğmek zorunda kaldığı egemen bir siyasi yapıya dönüşmüştü ve neocon ideal neredeyse gerçekleşmek üzereydi. Yine de her şey bir kez daha mahvolmadan, daha doğrusu insanlığın büyük bir kısmı için mahvolmadan önce sanki vaat edilen sükunet gerçekleşiyor gibiydi.

Teknoloji bilinen tüm sınırları korkuyla zorluyordu. Yüzyılın başında çaresiz sayılan hastalıkların neredeyse tümüne şifa bulunmuş, alternatif enerji kaynaklarının pratik kullanım yolları geliştirilmiş, yeni tarım teknikleriyle açlıktan kırılan toplumlara bir çıkış sunulmuştu. Elbette konu onların bu yolları kullanıp kullanamamaları değildi. Yine de ileri tarım teknolojileri şu ya da bu şekilde markalı kabzımalların elindeydi ve toprağın küresel derebeylerin eline geçmesi kapitalizm sonrasının belirleyici özelliği ve en alışılması zor yüzlerinden biriydi. Öyle ya. Sermaye hareket halindeydi, ordular hareket halindeydi, nitelikli işgücü –hatta kimi zaman inşaat ameleleri bile- dolaşımdaydı. Ama hiç kimse toprağın bu yeni haline alışkın değildi. Toprak geri kalmışlar için çoğu zaman fakirlikle özdeş görünse de simgesel olarak aidiyetin ve yerinde kalmanın temsiliydi. Tarlaların küresel sermaye tarafından kontrol edilip, verimlilikleri labarotuvarlarda artırıldıktan sonra eski sahiplerin açlık ve ölüme göre şartları biraz daha iyileşti. Açlar şükretti. Öyle ki, gezegen için tüm uygarlık tarihi boyunca ilk kez biraz umut var gibiydi. 9/11’den sonra çöken karabasan bile etkisini yitirmiş görünüyordu. Sanki yeni galipler o kadar da kötü değildi ve pekala bu hakimiyet ile yaşamaya alışılabilirdi. İmparatorluğun eteklerinde yeni bir bahar yükseliyordu ama çabuk vuruldu.

0 Yorum var
Diğer yorumlar
Yorum ekle
 BÖLÜM1/exodus 
18.09.2007

Bildiğiniz güneş bir kez daha bildiği yörüngesinde doğdu. Sadece zamanda olağan dışı bir atlama ve hatırlanan bundan ibaretti. Popüler fizik bilgileri saklanmış olsaydı belki durumu daha iyi açıklayabilecek birileri çıkardı. Ama anlaşıldığı kadarıyla termodinamiğin ileri okuyla ilgili bir sapma ya da öyle bir şey olmuştu.

Bir süredir bilinen yerinde bulunmayan orta karar bir yıldız bir anda cisimleşiyor ve öngörülmeyen olaylar gelişmeye başlıyorsa bir sorun var demektir. En azından kuramsal fizik açısında böyledir. Halen geçerli görüşe göre mutlak zaman yoktur ve bunun pratik sonuçları bir şekilde sizi bulur. Ya da başka bir açıdan bakarsak yeterince yetkili ağızlardan yeter sıklıkta bu tür zırvalar duyarsanız içinizdeki geçmişsizlik duygusuna bağlı anksiyete için bir açıklamaya sahip olursunuz. Ne de olsa evren garip bir yerdir.

Göründüğü kadarıyla görünmeyen bir sorun, durup dururken ya da daha kötüsü algılanamaz bir boyutta gerçekleşmişti. Dün bilinciyle bir tür bugün yaşanıyor ve bugün geleceği andırıyordu. Kafaların karışık olduğu ortadaydı. Basitleştirmek gerekirse insanlık bir andaydı ve bu gelecek gibiydi. Algılar şimdiki zamanı gösterirken, gelecekte bir tür geçmiş bilinciyle var gibiydi. Karışık mı? Evrenbilimsel açıdan bakarsak: Olur böyle şeyler...

Özetle boktan bir macera daha İstanbul’a gelmek üzereyken hakim duygu bir çoğu için ‘E şimdi ne?’, bazıları içinse sıkıcı bir ‘Deja vu’ gibiydi.

Üçüncü binyılın başında karanlık bir gelecek kurgulayanların vizyonu umulandan hızlı gerçekleşti. Daha ilk yüzyıl bitmeden gün çoktan o gündü. Hiç kimse bu hale nasıl gelindiğini merak etmiyordu. Faydası da olmazdı zaten. Bunun bir fahişeye nasıl düştüğünü sormaktan ya da zaten sonunu bildiğiniz bir filmin binlerce yönetmen kesimini izlemekten bir farkı yoktu.

Sanki dünya paralel evrenlere ayrılmış gibiydi. Birçok zaman algısı aynı coğrafyalarda katmanlar halinde gerçekleşiyor ve işler kimin içinde olduğuna göre değişiyordu. Baskın görüş beklemeye benziyordu. Sonucu her ne olursa olsun herhangi bir değişime yol açacak bir şey... Bu yaşayan hemen herkesin ortak bilinçaltı çağrısıydı.

Biraz geride, 2. bin’in son 25’inde tarih bildik akışından çok bir yığılmayı andırıyordu. Her şey birbiri üstüne eklenen evrak tepecikleri gibiydi ve ortada bunlarla ilgilenecek birileri görünmüyordu.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bilimsel ama daha çok sezgisel olarak huysuzlanan bir avuç entelektüel dışında ilk günler bayram havasında geçmişti. Soğuk savaş nihayet sona eriyor, nükleer kabus bitiyordu. Küresel gevşeme... Sovyetler Birliği’nin dağılması sadece pratik dengeleri alt üst etmekle kalmamış, kısa süreli iyimserlik yerini yeni bir tiranlığın hakimiyetine zemin hazırlayacak şaşkınlığa bırakmıştı. Son 25, Amerikan imparatorluğu ve köhne Avrupa güçlerinin kaynakların paylaşımı üzerine birbirlerini yoklamalarıyla geçti. Bu bilek güreşinde dünyanın geri kalanına fazla bir seçenek önerildiği söylenemezdi. Hemen herkes bu yeni düzenin parçası olmaya hevesli görünüyordu. Güç tarihi şekillendiriyor ve herkes için her şey hep böyleymiş yanılsamasını besliyordu. Ta ki 11 Eylül 2001 günü gelip İmparatorluğun kalbine iki jumbo hançer saplanana kadar...

Dünya başkaldırıya yabancı bir yer değildir. Ama tarih boyunca, daha önce gezegen çapında gerçekleşen bu çapta başka bir örnek yaşanmamıştı. Dönüşümlerini zamana yaymayı seven Dünya için bu kendi nedenselliği içinde bir tür aşırı yüklemeydi ve görünen o ki kaldıramadı.

Bu gerçekten kötü oldu. Daha eskiden emperyal güçlere karşı mazlum halklar ve onlar adına savaşan sevimli vatanseverler, idealistler, fanatikler ya da maceraperestlerden oluşan cılız bir direniş varken, birdenbire, bir günde işler değişiverdi. Tarihe karşı her ne kadar Uygarlıklar Savaşı gibi gösterilmeye çalışılsa da, aslında olup biten tezgâhlayanın elinde patlayan büyük bir piyastos gibi görünüyordu. Öyle ki kafası bozuk birkaç Arap (yüzünden-sayesinde-tarafından) kullanılarak ya da her ne boksa, vahşi bir devrim başlamıştı. Her büyük sosyal dönüşümde olduğu gibi bunun da en ön saflarında bir sürü kızgın adam vardı.

Eğer bugün tüm olup biteni hatırlayabilecek kadar yaşlı, batılı bir bilge adam olsaydı bunun gerçekten büyük bir saçmalık olduğunu söylerdi. Ama yoktu. Milenyum’un başlarında BBİ (Birleşik Batı İmparatorluğu), o zamanki adıyla ABD kaynakları ele geçirmek ve daha bir düzine kadar yan amaç için Ortadoğu’da tansiyonu yükseltirken işlerin nerelere varabileceğini büyük bir olasılıkla kendisi de tahmin edememişti. O sıralar ciddi bir ekonomik buhranın eşiğindeydi ve bu durumdaki her büyük güç gibi çareyi sağa sola saldırmakta görüyordu. Dünya üzerinde bu saldırganlığa doğrudan karşılık verebilecek ya da bunu gerçekten isteyen bir başka güç bulunmadığından ilk bakışta işi kolay gibi görünüyordu. Büyük hegemon ABD birkaç sınırı yeniden düzenleyecek ve ardından uzun dönem bir sükûnet gelecekti. Ne de olsa böyle şeyler dünyanın başına daha önce de gelmişti. Tek bir farkla. Daha önce bu kadar köksüz hiçbir kuvvet bu çapta bir düzenlemeye girişmeye cesaret etmemişti.

>>devam edecek

0 Yorum var
Diğer yorumlar
Yorum ekle
   seçtiğim romanı okumak istiyorum
 
Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Sitene Ekle
 
copyright HABERTÜRK 2008
.
Gündem  Kişisel  Garaj  Hi-Tech  Moda  Müzik  Sinema  Magazin  Kreatif  

Seyyah  Gurme  Astroloji  Ajanda  Tv Guide